Osmanlı’da Ulusçuluk Akımları Üzerine


Meşhum İkinci Viyana bozgununu izleyen yıllarda ecdat eski gücünden çok uzaktır artık. Sadece Avrupa devletleri değil, Balkanlar’daki  halklar da  Devlet-i Aliyye’nin yenilebilir ve dağılabilir bir güç olduğunu görürler. Durumu dramatik hale sokan önemli nokta da budur aslında.

Balkan eyaletlerinde ilk anda bir kargaşa hakim olmaya başlar, iktisadi çöküntü ve asayişsizlik içine düşerler. Halk sürekli olarak merkezi hükümetten para ve asker yardımı istemeye başlar. Fakat o yıllarda ülkenin tek sorunlu bölgesi Balkanlar olmadığından, merkezi hükümet yardım isteklerinin tümüne karşılık verecek güçte değildir. Devşirme düzeni çoktan terkedilmiştir, Osmanlı o yıllarda Yeniçağ dünyasının değişen şartlarına uyum sağlayamaz, devletin arazi rejimi, bürokratik örgütlenmesi, asıl önemlisi askeri düzen büyük sarsıntılar geçirir. Devlet artık içte ve dışta eski otoritesine sahip değildir. Önceki devirlerden farklı bir dinamizm içine girer Balkanlar. Halk, kiliselerinin ve Avrupa devletlerinin etkisiyle örgütlenip ulusalcılık akımlarını başlatır.

Meseleye bu şekilde bir izah getirirsek basit gözükebilir tabii ki. Bildiğimizi sandıklarımız doğrultusunda, kısa sürede gelişen bu zincirleme olayların derinine inmeye çalışalım. İkinci Viyana kuşatmasından sonra gelinen noktada devlet yardım taleplerini karşılayamayınca Balkan halkları kendi güvenliklerini kendileri sağlama yoluna girerler. Böylece Balkan eyaletlerinin güvenliği büyük ölçüde yerel temsilcilere bırakılır. Bu idareci grup ülkenin iktisadi ve sosyal yapısında önemli değişmelere sebep olmaya başlar ve Osmanlı Rumeli’de başlayan bu değişimin sancıları ile yüz yüze gelmekte fazla gecikmez.

Bu ağrılı süreçte Avusturya ve Rusya’nın Tuna boyunda güçlenerek ticari ve kültürel etkilerini artırmalarının etkisi olmuştur. 1699 Karlofça ve 1718 Pasarofça antlaşmalarından sonra Habsburg İmparatorluğu Tuna bölgesine yerleşir. Bu olay imparatorluğun Balkan ticaretine el atmasını sağlar. Rumların yanısıra Sırp-Hırvat ve Bulgarlar da ticaretle uğraşmaya başlar. 18. yüzyıl boyunca devam eden bu maddi gelişme Avusturya’nın kültürel ve siyasal etkisini beraberinde getirir. Bununla bağlantılı olarak artık belirli bir seviyede ulusal kültürün yenilenmesi söz konusu olur.

O dönemde Rusya giderek gelişen bir güçtür. Rusya’nın, kendi gelişimiyle birlikte Balkanlar üzerinde her zaman tesiri olmuştur. Ülkenin güçlenmesiyle Balkan Slavların ve Rumların aydınları Rusya yollarına düşerler. Bu aydınlar, dönüşlerinde Moskova ve Kiev’de basılan çok sayıda dini, edebi ve siyasi nitelikli kitapları Balkanlara taşırlar. Zamanla doğal bir süreç gelişir; Rusya’nın siyasal ideolojik etkisi Balkanlarda kendini gösterir. Zaten Rusya’nın kilise aracılığıyla ve diplomatlarını kullanarak Balkan ulusçuluğunu teşvik ettiği de bilinen bir gerçek.

Devletin o zamanlar imtiyaz sahibi halkı olan Rumlar ise Avrupa ile olan ilişkileri sebebiyle diğer etnik gruplara göre ulusçu duygularla daha erkenden tanışmışlar. Avrupa ile olan bu erken temas, onların diğer Balkan ulusları üzerinde kültürel ve ideolojik etkiler oluşturmalarına da zemin hazırlamıştır.

Rumlar ticaretle çok erkenden tanıştıkları için zenginleşmişlerdi de. Yunan aydınlanmasında en önemli etken ticaretle zenginleşen Rumların ülkenin çeşitli bölgelerine (Mora, Batı Anadolu, Girit, Kıbrıs, İyon Adaları) açtıkları okullar olmuştur. Açtıkları okullarda Yunan kültürü baskındı. Klasik Yunanca en iyi biçimde kullanılıyordu, ve tabi diğer Avrupa dilleri, İtalyanca, Fransızca, daha sonraları da İngilizce. Gelişen süreçle birlikte Balkan halklarının Yunan aydınlanma kültürüyle temasa geçmeleri kaçınılmazdı.

Yazdıklarımızdan hareketle ulusçuluğun benimsenip halkların örgütlenmesinde bu halkların zenginleşen tüccarlarının, kiliselerinin faaliyetinin ve Avrupa devletlerinin etkisi olduğunu söylemek mümkün. Burada bir noktaya dikkat çekmek gerekir; ulusçuluk meydana gelen tüm bu olaylar sonucu ortaya çıkan bir olgu değildir aslında. Ancak örgütlenmeyi teşvik eden, başta Viyana yenilgisi olmak üzere yukarıda zikrettiğimiz etkenlerin bütünüdür. Ulusal uyanışı doğrudan müstakil bir olaya bağlamak doğru değildir. Çünkü imparatorluğun çeşitli dinlere bağlı ve çeşitli diller konuşan halkları arasında 16. yüzyıldan beri ulusalcı kıpırdanmaların olduğu bir gerçektir. Balkanlarda yaşayan tebaanın büyük çoğunluğu geçmişte devlet kurmuş, bağımsız kiliseleri, edebi dilleri olan halk gruplarıydı. Ulusalcı bilinç bir bakıma onların Ortaçağ’daki devlet varlıklarının ve kültürlerinin mirasıydı. Balkanlar’da Osmanlı egemenliğinin başından beri aslında varolan bir olguydu ulusçuluk.
balkan_states_1899
En can alıcı kısım burada başlıyor. Tamam ama madem devleti temellerinden sarsan bu kadar ciddi bir sorun var ortada, Devlet-i Aliyye farkında değil mi güzelim Balkanlarda olanlardan? Osmanlı’nın reformcuları uzak değiller aslında gelişmelerden, gidişatın farkındadırlar ve hoşnutsuzluk hakimdir doğal olarak. Ama gelin görün ki meseleyi doğru şekilde idrak edemediler. Belki de bizim şu an olaya bakıp anlamaya çalıştığımız görüş açısı o zaman henüz var olmamıştı. Osmanlı’nın son bir buçuk yüzyılını kapsayan ulusalcı hareketi o zamanlar daha sorunun gelişme aşamasında şu anki gibi görebilmek onlar için ne kadar mümkün olabilirdi ki? Hülasa, o yıllarda bu yaranın tedavisi için gerekli ilaçları karşılayacak güçten uzaktılar. Ve zamanla derinleşti yara.

Tarihin bize gösterdiği kısımlar ışığında -o kısımların gerçeğin hangi parçası olduğunu da bilmiyoruz ya- 18. ve 19.  yüzyıllarda devletin başındaki sorunlara dair bir sohbet söz konusu olduğunda dilimizde bir acılık hissi belirir sanki. İki asırdır düzen peşindeyiz ve tabi devamlı sarsıntı ve çalkantıların ortasında. Yakın geçmişe dair zihnimizde canlanan her şey kargaşa temelli. 1806’da Sırp İhtilali, 1807’de III. Selim’in tahttan indirilişi, sonraları Alemdar hareketi, Sened-i İttifak denilen yüz karası, Yunan isyanı.  1827’de Navarin bozgunu, 1828’de Rusların Edirne’ye girişi, 1829’da Yunan bağımsızlığı. 1830’da Cezayir Fransızlarca işgal edilmiş, 1832’de Sisam’a muhtariyet verilmiş. Sonra birbirini kovalayan felaketler, altı Avrupa devletinin vesayeti altına alınan Devlet-i Aliyye…

Çok sayıda grup ve toplulukların yaşadığı topraklarda güçlü bir devletin kurulması elbette zordur. Bunun nedeni, bu grup ve toplulukların düşünce ve beklentilerindeki uyuşmazlıktır. Her düşünce ve beklentinin ardında kendi dışındakini reddeden bir hamiyet olabilir, sonucunda ise devlete karşı isyan ve ihtilallerin ardı arkası kesilmez. “Devletin ihtiyarladığının göstergelerinden ilki, devletin parçalanmasıdır.” Osmanlı’nın durumunu da böyle değerlendirmek gerekir, iki yüz yıllık bir yaşlanma süreci. Bugün Balkanlar’daki parçalanmışlığın sebeplerini merak edip soru işaretlerine gömülüyorsak, meseleyi olduğu gibi anlayabilmemiz için ulusçuluk meselesi üzerinde biraz durmamız gerekir.
 
Kaynakça:
İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İlber Ortaylı, Alkım Yayınevi
Mağaradakiler, Cemil Meriç, İletişim Yayınları
Devlet, İbn Haldun, İlke Yayıncılık

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s