Osmanlı Tasavvuf Düşüncesinde Hz. İbn Arabî’nin Yeri


İbn Arabî, 1165 senesinde Endülüs’te doğmuş, gençlik yıllarını yine aynı yerde ve Kuzey Afrika’nın bazı bölgelerinde birçok büyük şeyhin hizmet halkasına dahil olup onlardan tasavvufî ilim öğrenerek geçirmiştir. Orta yaşlarına geldiği sıralarda ilahî ilhamla bir daha geri dönmemek üzere doğuya doğru yola çıkarak, sırasıyla Kahire, Mekke, Kudüs, Bağdat, Şam, Halep, Konya ve Malatya gibi şehirleri dolaşmıştır. Konya’da bir müddet kalmış, burada hem üvey evlâdı, hem de talebesi ve Hz. Mevlânâ’nın yakın dostu olan Sadreddin Konevî’yi(v.1274) yetiştirmiştir. Ömrünün son senelerini ise Şam’da geçirmiş ve 1240 yılında ebedî aleme göçmüştür.
DSC_0296
Hazreti Muhyiddîn’in vefatını takip eden senelerde Anadolu, Moğol tehlikesiyle karşı karşıya kalır ve nitekim bu tehlike İslâm dünyasındaki çoğu bölgede olduğu gibi Anadolu’da da dengeleri alt üst ederek daha önce bu bölgede kurulmuş, merkezi Konya olan Selçuklu Devleti’nin yıkılmasına sebep olur. Selçuklu Devleti yıkıldıktan sonra ortaya çıkan beyliklerden birisi de Anadolu’nun kuzey batısında kurulan Osmanlı Beyliği’dir.

Osmanlı, Osman Gazi’nin oğlu Orhan Bey’in padişahlığı zamanında devlet statüsünü elde edince, Selçuklu’nun bıraktığı ilim ve tasavvuf mirasına sahip çıkmıştır. Şüphesiz bu sahiplenmeyi gerektiren sebeplerden bir tanesi, Hz. İbn Arabî’nin eş-Şeceretü’n-Nu’mâniyye fi’d-Devleti’l-Osmâniyye adlı küçük bir risalesinde, Allah’ın(c.c) kendisine lütufta bulunduğu cifr ilmine dayanarak Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan ve Osmanlı’ya dair birtakım olaylardan bahsetmiş olmasıdır. Şeyh-i Ekber, bazı olayları rumuzlarla ifade ettiği bu risalesini Sadreddin Konevî’ye vermiş, o da risaleyi şerh ederek rumuzların bir kısmını açıklamaya çalışmıştır. Hâl böyle olunca, Osmanlı’da padişahlar, ilim adamları ve tasavvuf erbâbı kişiler İbn Arabî’ye hususi bir muhabbet beslemişlerdir. Bunun sonucunda da İbn Arabî’nin eserlerine Osmanlı’da, diğer islâm coğrafyalarında olmadığı kadar yoğun bir ilgi gösterilmiştir.

Hz. Şeyh’in belirtilen risalesinde olduğu söylenen “İzâ dahale’s-sîn fî’ş’şîn, yazheru kabru Muhyiddîn” yani, “Sîn şın’a dahil olduğu vakit, Muhyiddîn’in kabri ortaya çıkar” sözü bilhassa meşhurdur. Bilindiği gibi Yavuz Sultan Selim, İbn Arabî Hazretleri’nin bir kısım eserlerini mütalaa etmiş ve ona diğer âriflerden ayrı bir hürmet duymuştur. Yavuz, Mısır Seferi sırasında Şam’a ulaşınca Şeyh-i Ekber’in kabri o zamanlar çöplük olan bir bölgede ortaya çıkarılmış, böylelikle onun bu sırlı sözünde ifade ettiği şey gerçekleşmiştir. Kabrin bulunup ortaya çıkarıldığı sırada Yavuz Sultan Selim gözyaşlarını tutamamış, Hz. Şeyh için türbe ve yanına da bir cami yaptırılmasını emretmiştir. Yaptırılan bu türbe daha sonra Sultan II. Abdülhamid tarafından restore edilmiştir.

İbn Arabî ve eserlerinde bahsini ettiği bazı konularla ilgili fikirleri zaman zaman Osmanlı coğrafyasında derin tartışmalara sebep olmuştur. Onun sözlerinin inceliğini ve asıl mânâsını anlayamayan ulemâ-i zâhir, Hz. Şeyh’in küfrünü iddia etmişler ve bazı eserlerine yönelik eleştiri yazıları kaleme almışlardır. Şeyh’in savunucuları ise bu eleştirilere müdafaalar hazırlamışlardır. Nitekim Yavuz Sultan Selim kendi döneminde Hz. Şeyh’in eserlerini 37 sene mütalaa etmiş olan Şeyh Mekkî Efendi’ye İbn Arabî Müdafaası hazırlamasını emretmiştir. Konuyla ilgili olan bir diğer önemli nokta da, Yavuz ve Kanûnî zamanlarında Şeyhülislâmlık yapmış olan İbn Kemâl’in Hz. Şeyh hakkında söylenen bazı uygunsuz sözlere son vermek amacıyla verdiği fetvadır: “Ey insanlar! Biliniz ki, büyük şeyh, şerefli önder, âriflerin kutbu, muvahhidlerin imamı, Endülüslü, Hâtem Tayy kabilesinden Muhyiddin İbn Arabî kâmil bir müctehid ve fâzıl bir mürşid, taaccüp edilecek hayat hikayeleri ve olağan dışı hâdiseleri ve çok talebesi olan bir zattır. Âlimler ve ileri gelenler katında kabule mazhar olmuştur. Onu inkâr eden hata yapmış olur. İnkârında ısrar ederse sapıtmış olur. Sultana, onu terbiye etmesi ve onu inancından çevirmesi gerekir. Çünkü sultan doğruyu yaptırmak ve kötülükten men etmekle memurdur. Onun birçok eseri vardır. Bunlar içinde Füsûsü’l-Hikem ve Fütûhât-ı Mekkiyye bulunur. Bunlardaki meselelerin bir kısmının sözü ve manası belli, ilâhî buyruğa ve şer’-i Nebevî’ye uygundur. Bir kısmı da zâhir ehlinin anlayışına göre gizli olup, keşf-ü bâtın ehlinin anlayışına göre açıktır. Meramını anlamayana bu durumda susmak lazımdır. Zira yüce Allah, ‘bilgin olmadığı şeyin peşine düşme, çünkü kulak, göz ve kalbin her biri bu davranıştan sorumludur’ (İsrâ, 17/36) buyurmaktadır…”

İbn Kemâl, bu fetvasıyla birlikte Osmanlı Devleti’nde asırlar boyu sürecek olan bir kanaatin adeta resmi temsilcisi olmuştur. Bu meşhur fetva ve yukarıda bahsi edilen “Sîn şın’a dahil olduğu vakit, Muhyiddin’in kabri ortaya çıkar” sözü, İbn Arabî’nin Şam’da bulunan kabrinin girişinde halen daha asılı durmaktadır.
Vav
Şunu belirtmemiz gerekir ki, Osmanlı Devleti’nde tasavvuf büyüklerine karşı sûi-zanda bulunan Şeyhülislâmlar da olmuştur. Osmanlı tarihinde ilk defa azil suretiyle emekli edilen Şeyhülislâm Çivizâde buna bir örnektir. Çivizâde, diğer birtakım sebeplerle birlikte Hz. Şeyh’e ve Hz. Mevlânâ’ya yönelttiği sert eleştiriler yüzünden Kanûnî tarafından azledilmiştir. Hatta İbn Arabî ve Mevlânâ’nın küfre girdikleri hususunda bir fetva yazıp bunu Kanûnî’ye gönderdiği ve Kanûnî’nin de bu eleştirilere oldukça üzüldüğü rivayet edilmektedir.

Hz. Şeyh’in eserleri incelendiğinde onun cihanşümul yorumlara sahip çok büyük bir mutasavvıf olduğu ayan beyan görülür. Teknik olarak pîri İbn Arabî olan Ekberiyye tarikatının öğretilerinin diğer tarikatlara ne kadar çok nüfuz ettiği ve tutunduğu bunun en büyük kanıtıdır. Burada dikkat çekmek istediğimiz nokta onun bu yorumlarının Osmanlı ile güzel bir biçimde uyuştuğudur. Osmanlı padişahları ve âlimleri de cihanşümul bir devlet kurma niyetinde olduğundan dolayı, bu coğrafyada kısmî ve mahallî yorumların değil cihanşümul bir yorumun tercih edilmesi gayet normal bir durumdur. Hz. Şeyh eserlerinde şeriatin bütün konularına değinmiş, bununla da kalmayıp birçok talebe yetiştirmiş ve böyle yaparak o, bu konuda diğer büyük zatlarla birlikte örnek teşkil etmiştir.
DSC_0295
İbn Arabî’nin Osmanlı manevî hayatındaki etkilerini daha iyi anlayabilmek için kişiler bazında birkaç örnek verecek olursak; öncelikle, devletin manevi babası sayılan Şeyh Edebâlî’nin Şam’daki eğitimi sırasında İbn Arabî’ye manevî olarak intisab ettiğini belirtmemiz gerekir. Daha sonraları ise Osmanlı, Orhan Gazi döneminde devlet taşkilatını oluşturmaya başlayınca, İznik’te kurulan ve devletin ilk medresesi niteliğindeki okula baş müderris olarak bizzat Orhan Gazi tarafından İbn Arabî’nin öğrencisi Davud Kayserî(v.1350) davet edilmiştir. Ayrıca ilk Şeyhülislâm Molla Fenârî’nin(v.1430) dedesinin Sadreddin Konevî’nin talebesi olduğu rivayet edilir. Azîz Mahmud Hüdâyi’nin hocası Üftâde Hazretleri, şeyhinin vefatı üzerine genç yaşında seyr-i sülûkunu tamamlayamadan ortada kaldığı ve buna çok üzüldüğü bir sırada, bu durumdan Hz. İbn Arabî’nin ruhaniyetinin vesilesiyle kurtulmuş ve kısa zaman içinde çok büyük sırlara vakıf olmuştur. Azîz Mahmud Hüdâyi de eserlerinde sık sık İbn Arabî’ye atıfta bulunmuştur.

Şüphesiz İbn Arabî’nin yolundan gidenleri, onun yazdıklarını okuyup anlamaya çalışanları ve eserlerine şerh yazanların hepsini bu kısa yazıda ele almak mümkün değil. Bununla birlikte, Yazıcızâde Muhammed Efendi(v.1451), Akşemseddin(v.1459), Bâlî Efendi(v.1553), İsmail Ankaravî(v.1631), Abdullah Bosnevî(v.1636), Niyâzî-i Misrî(v.1693), İsmail Hakkı Bursevî(v.1724), Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhanevî(v.1893) ve Ahmet Avni Konuk(v.1938) bu konuda örnek teşkil edecek mutasavvıflardan birkaçıdır.

Öyle sanıyoruz ki, yazımızda bahsi geçen şahsiyetleri, talebe ve müridleriyle birlikte düşünecek olursak, Şeyh-i Ekber’in Osmanlı Devleti’ndeki önemini ve ülkemizde halen kendisini göstermeye devam eden tesirlerini anlamakta hiç güçlük çekmeyiz. Bu yüzden, TRT’deki Diriliş dizisinde Ekrem Demirli danışmanlığında İbn Arabî Hz.’ne önemli ölçüde atıfta bulunulması boşuna değildir.

Kaynakça:
1. Osmanlılar’da Tasavvuf, Reşat Öngören, İz Yayıncılık, İstanbul, 2003
2. Muhyiddîn İbn Arabî Hazretleri, M. Kemal Pilavoğlu, İstanbul, 1979
3. Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi Fusüsu’l-Hikem bahsi, 14. cilt, s.234
4. Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi Fütûhâtü’l-Mekkiyye bahsi, 14. cilt, s.251

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s