Üsküplü Bir Muhallebici

„Bir kimsenin noksanını söylemekle o şuur teşekkül etmiyor ki efendim. O şuur, önce tefekkürde teşekkül edecektir.”

Ağustos’un başlarıydı. Bu ayın kendine has sıcağının henüz hissedilmediği bir sabah vaktinde Gemlik Körfezi’ni genişçe gören bir mekânda elimdeki birkaç gazeteyi karıştırıyordum. Marmara çarşaf gibi olmasa da oldukça durgundu. Balkon kapısı rüzgarın etkisiyle kendi kendine bir açılıp bir kapanıyordu hafifçe. Balkondaki bu serin rüzgarın etkisiyle çabucak soğumuş olan çayı yeniden kaynatıp içine birkaç damla limon ilâve etmiş içiyor, bir yandan da gazete sayfalarını ağır ağır çeviriyordum. Orta sayfalara geldiğimde gözüme büyükçe bir resimdeki müşfik bakışlı yüz ilişti. Resmin yanındaki yazının başlığı ‘Tatlıcı Ali Efendi’nin Ardından’ idi.

Vakit kaybetmeden satırlara gömülüp bu güzel çehrenin kime ait olduğunu öğrenmeliydim. Evet, öyle adı sanı çok duyulmamış birisi olabilirdi ama gelin görün ki, ehline soracak olsak aslında hiç de öyle olmadığını anlayabilecektik. Okuduğumuz yazı vesilesiyle derin bir iç muhasebeye girdik haliyle.

Ertesi gün aynı muhasebe devam etti. Bu zât-ı muhterem ile ilgili bir başka yazı daha vardı çünkü. Onu da okuyup Tatlıcı Ali Efendi üzerine daha fazla malumat alınca kendimi iyice ayıpladım. Hafta sonu gelip çatınca bu sefer de başka bir gazetenin hafta sonu ekinde Ali Efendi’nin vefatı üzerine uzunca bir yazı kaleme alındığını gördüm. Okudukça yüreğim ağırlaşıyordu. Peygamber vârisi bir insan yanı başımız sayılabilecek bir yerde yaşıyor, göçüyor, cenaze namazı kılınıyor ve biz ancak şimdi ondan haberdar oluyorduk.
Peki kimdi bu mübarek muhallebici?

Ehlinin bize aktardığına göre Tatlıcı Ali Efendi diye nam salmış bu Rumeli dervişi, Balkan Savaşı’ndan bu yana on şehit vermiş bir aileye mensubtur ve aslen Üsküplüdür. Ali Efendi, Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk ulemâsı ile ahbablık etmiş, Osmanlı kültür ve irfanını yaşayarak öğrenmiş, nerede bir güzellik görmüşse oraya koşmuş, bir medeniyeti adeta şahsında görünür kılmış. Ziyaretine gelenlere hatıralarını nakletmeye başladığında, Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Tahirü’l Mevlevî, Süheyl Ünver, Necmeddin Okyay, Necip Fazıl, Neyzen Tevfik, Hasan Basri Çantay gibi tanımış olduğu ilim, sanat, kalem erbabını yâd edermiş. Evet, Ali Efendi, Neyi Neyzen Tevfik’ten dinleyen, hattı Necmeddin Okyay’dan öğrenen, Fuat Köprülü, Şemseddin Günaltay, İbn’ül Emin, Necip Fazıl, Rıza Tevfik, Hasan Basri Çantay’ın yakın dostu olmuş, Süheyl Ünver’in ise hanegiri olarak yakınında bulunmuş, kültürümüzü onlardan tevarüs etmiş edep ve tevazu deryası bir kâmil insanmış. Sohbetinde her cümlesi ‘Efendim’ ile başlar, ‘Öyle değil mi Efendim’le nihâyete erermiş. ‘Edep nedir?’ sualinin yaşayan cevabı olan, konuşması, oturması, kalkması bambaşka, güzelliğin, zerafetin timsâli bir Hak dostu.

Tatlıcı Ali Efendi’nin izlerini sürmeye devam edince, Haluk Dursun’un ‘Nil’den Tuna’ya Osmanlı Yazıları’ kitabının en başına baktığımızda, kitabın Ali Efendi’ye ithaf olunduğuna şahit oluyoruz. Haluk Hoca, Ali Öztaylan ismini ilk olarak Süheyl Ünver’i anlatan bir kitapta gördüğünü, daha sonra Bandırma’ya bir şekilde yolu düşünce onunla görüşüp tanışma, sohbetinde bulunma bahtiyarlığına erme serüvenini heyecanla anlatıyor. Kitabının bir bölümünü Ali Efendi’ye ayırıp, başlığını ‘Üsküp Kokusu’ koymuş. Biz de Haluk Hoca’nın yaptığı gibi Ali Efendi’nin hocası Süheyl Ünver üstaddan destur alarak son sözlerimizi keydedelim:

“Öyle bir münevver ki yüksek tahsili yok. Lâkin okumaya âşık ve ciddi eserlerin peşinde… Fatih Sultan Mehmet ve devri hakkında yazılan ne varsa mutlaka onun kütüphanesinde okunduktan sonra yerini almıştır. Muhallebiciden kazancını hep bu yola sarfeder… Birkaç dakika ayaküstü görüşmemizle, üç defa karşılaştığımız bu zat bana günlerden birinde bir mektup yolladı. Böyle bir mektubu bana memleketin çok zengin ve ilm-i irfanına âşık bir münevveri, bir mevki ve kariyer sahibi yazabilirdi…

Bu muhallebici nerede? Yerini söyleyeyim. Bir defa İstanbul’da değil. İstanbul’a yakın bir şehirde… Cenab-ı Hakk’tan böyle muhallebicilerin çoğalmasına dua etmekten başka bir iş ve vakit de kalmamıştır.” (A. Süheyl Ünver, “Muhallebici” 14.5.1952)

Süheyl Ünver’in ve Ali Efendi’yi görmüş diğer büyüklerin bahsini ettiği bu muhallebici dükkânı hala açık. Bandırma’da hemen iskelenin karşısında… Bu son Osmanlı beyefendisi ile tanışmak artık mümkün olmasa da, duvardaki Necmeddin Okyay hüs-ü hatlarıyla Osmanlı zevk-i selîmine boyanmış dükkâna uğrayıp Tatlıcı Ali Efendi’yi muhabbetle yâd etmek, Allah’ın sevgili kulları ile birlikte olmayı dileyenlerin boynunun borcudur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s