Endülüs’ün Tarihsel Dinamikleri


Mâlum olduğu üzere Osmanlı’nın küçük bir beylik iken nasıl oldu da kısa sürede bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılarak hem siyasî hem sosyal bakımdan oturmuş bir yapı haline geldiğine dair özellikle son yüzyılda artan sayıda yorumlar ortaya konmakta. Paul Wittek ile başlayıp, Fuad Köprülü, Halil İnalcık, Cemal Kafadar ve Heath Lowry ile devam eden bu yorumlamaların ana eksenini de ‘Gazâ’ kavramı oluşturuyor. Ancak Müslümanların gerçekleştirdiği büyük hamlelerin bizce yalnız Osmanlı’dan ibaretmiş gibi algılanması diğer noktalarda yüzeysel bir görüş sahibi olmamıza da yol açıyor. Bunu destekleyecek elimizdeki en önemli gösterge de hiç şüphesiz literatürümüzde Endülüs’teki yaklaşık sekiz asırlık Müslüman varlığının gereğince yer etmemiş olmasıdır. Bir taraftan her fırsatta Endülüs’ün insanlığa katkılarını dile getirmek, diğer taraftan da bunun nasıl olduğuna yönelik titiz çalışmalar üret(e)memek koca bir ikilem olarak karşımızda durmaktadır. Bahis konusu ettiğimiz bu noksanlığı gidermek adına atılmış küçük bir adım mahiyetinde olmak üzere biz de İspanya’daki müslüman fetihlerinin genel yapısı ve çıkış noktalarını, bu fetihler sırasında ve sonrasında elde edilmiş başarı yahut başarısızlıkları tetikleyen sebepleri yorumlamaya çalışalım.
el Hamra_detay
Evvelâ 711 tarihini merkeze almayarak olayları efsane boyutundan çıkarmakla kanaatimizce faydalı bir iş yapmış oluruz. Fakat bunu yaparken elbette 711-715 yılları arasında meydana gelen ilk fetihleri ve bu fetihlerden dolayı bize miras kalmış sembolik değeri de bir kenara bırakmayacağız. Öncelikle İspanya topraklarında müslümanlardan önce nasıl bir siyasî ve toplumsal bir yapı olduğu meselesine değinmemiz gerekiyor. Avrupa’nın toplumsal yaşantısının şekillenmesinde Roma’nın yıkılışı sonrası halkların hangi coğrafyalarda kendilerine bir gelecek kurma gayreti içinde olmalarının belirlenmesi büyük rol oynamıştır. Kendilerini Batı Avrupa’nın bu en uç topraklarına kanalize eden kavimlerden Vizigotlar, bir ölçüde Vandallar ve diğer halklardan farklı olarak kalıcı olmayı denemişler ve kısmî bir başarıya da ulaşmışlardır. Vizigotlar 468 tarihinde Toledo’yu merkeze alan bir devlet kurduklarında istikrarı sağlamak adına bir aralık işler kötüye giderken ülke bölünmüşlüğünün önüne geçmeye çalışmışlar ve bu amaçla 586’da Katolik Hristiyanlık devletin resmî dini olarak benimsenmiştir. Bu yüzyıllardaki Katolik dünyasının durumunun pek iç açıcı olmadığı ise hepimizce bilinmektedir. Mutlaka zikredilmesi gereken diğer bir nokta da şu ki; müslümanlar bu topraklara girmeden 17 sene önce yani 694’te buradaki tüm yahudilerin bütünüyle köle statüsüne düşürülmeleridir. Kısacası Kuzey Afrika’daki geniş alanların fethini tamamlamış olan müslüman fatihler yayılma bölgesi olarak belirledikleri topraklara keşif kolları gönderirken aslında orada ülke yönetiminin anlaşmazlıklarla boğuştuğunu, ticari durumlarının Yahudilerin köleleştirilmesi yüzünden sarsıldığını ve yaklaşık iki buçuk asır boyunca 33 Vizigot kralından 11’inin taht konusundaki iç çekişmelere kurban gittiğini biliyorlardı.
Charles de Steuben_1837_Bataille de Poitiers 732
Tam bu noktada 711’e dönüp ilk geçişi ve taşıdığı sembolik değerden dolayı Tarık bin Ziyad’ın gemileri yakıp yakmadığı meselesini ele almamız gerekiyor. Öncelikle Kuzey Afrika valisi Musa bin Nusayr’ın İspanya’nın güney kıyılarına gönderdiği rivayet edilen 500 kişilik keşif kolunun, müslüman gemileriyle çıkarma yaptıklarını belirtelim. Ancak keşif kolunun akabinde önce 7000, sonrasında da 5000 kişilik orduyu bu bölgeye taşıyacak donanmanın yetersiz olması yüzünden olsa gerek; gemiler Vizigotlarla arası açık olan Ceuta valisi Julian tarafından tedarik edilmişti. İşte bu kesin bilgiden yola çıkarak gemilerin yakılması meselesinin bir gerçeklik taşımadığını, olsa olsa güzel bir yakıştırmadan ibaret olduğunu söyleyebiliriz. Yani Tarık bin Ziyad gemileri yaktırmamış, İspanya topraklarına ayak basar basmaz bu gemileri sahibine iade etmiştir. Olayın bize bu şekilde aksetmesinin herhangi bir temeli yoktur; çünkü gemilerin yakıldığının yazılı olduğu ilk kaynak Endülüs’ün fethinden yaklaşık üç asır sonra kaleme alınmıştır. Bu eser İdrisî’nin Nüzhetü’l-müştâk isimli tarih-coğrafya kitabıdır.

Endülüs’teki ilk fetihler, tarihçiler tarafından ortak kanaatle İslâm’ın ilk fetihlerinin son halkası olarak tanımlanmaktadır. Fetihlerin karakteristiğini ele almadan önce dönemsel ayrıma gitmemiz gerekir. İlk olarak 711 yılından 732’deki Tours Savaşı’na kadar müslümanların Paris’in 30 km yakınına gelmesi bu fetihlerin nasıl bir dinamizm taşıdığını açıklar niteliktedir. Fetih hareketlerinin içinde taşıdığı dinamizmin nasıl yorumlanması gerektiğine gelecek olursak birkaç sav öne sürebiliriz. Tarık bin Ziyad’ın Büyük Vâdî Lekkü/Barbate Savaşı öncesi askerlerine yapmış olduğu varsayılan konuşmanın içeriğinden anlaşılacağı üzere müslümanları teşviken hem dünyevî hem de uhrevî mânâda mesajlar verilmiştir. Müslümanlar geri dönmeyip, niyetlerini halis tutarak zafer kazanırlarsa sonucun öncelikle İslâm dinini yaymak anlamında emek verilmiş olduğu için rızâ-yı ilâhî olacağının; bunun yanında da zengin İspanya topraklarının ganimetlerinden faydalanacaklarının bilincindeydiler. Dikkat edilmesi gereken husus şu ki; ilk fetihleri inceleyip amacın ne olduğuna dair yorumlama yaparken birinci kısma, yani i’lâ-yı kelîmetullah kavramına ağırlık verilmesinin isabetli olacağıdır. Bunun nedeni karşıt tezin çıkmazıdır. Yani birisi eğer müslümanların asıl amacı ganimetlerdi derse -ki bu orduların içindeki bazı askerler için elbette doğru olabilir- şu sorunun cevabını da vermesi gerekir: Zengin İspanya topraklarından ayrılarak Pireneler’i geçmeye çalışmanın; Orta Avrupa’ya yelken açmanın ne gibi bir açıklaması olabilir?
Endülüs_1030
Endülüs’teki ilk yılların dinamizminin kayboluşu, 732 yılındaki meşhur savaşta alınan yenilgi sonrası müslüman unsurların arasında ortaya çıkan anlaşmazlıklar nedeniyle yeni fetih hamlelerinin planlanamamasıyla başlar. Böylelikle genişleme durmuş, Pireneler’in ardında mücadele vermekten vazgeçilmiştir. Kaybolan azmin müslümanlar için ilk etapta daha büyük karmaşa anlamına geleceği çok geçmeden dâhilî mücadelelerle tecrübe edilmiştir. Bu anlamda ilk dâhilî mücadele Araplar’la Berberîler arasında meydana geldi. Berberîler fetihlerden elde edilenin kendilerine daha az yansıdığını iddia ediyorlardı. Söz gelimi Araplar fethedilen şehir ve kalelerin en müstesnâ yerlerine yerleştiriliyor, ancak kendileri dağlık ve kıraç arazilerde yaşamak zorunda bırakılıyorlardı. Soydaşlarının da Kuzey Afrika’da Emevî yönetimine karşı başlattıkları isyandan cesaret alarak ilk defa Endülüs topraklarında ayaklanma başlattıklarında yıl 741, yani fethin 30 sene sonrasıydı. Bu da bize, girişilen büyük fetih çabalarının içeride çok geniş bir yelpazeden insanlar barındırdığını göstermektedir.

Elbette Endülüs tarihini bu kısa yazıda tüm olaylarıyla ele alacak değiliz ancak bu tarihin kanayan yarası olan iç karışıklıkların kaynağının amaç farklılaşması olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Endülüs bir ideal olarak karşıda dururken bütün müslümanlar aynı amacın çatısı altında mücadele vermişlerdi. Bu idealin ele geçtiği vâki olunca, bahsettiğimiz geniş yelpazedeki her unsur, ya amaç ya da bu amaca ulaşmadaki araçlar konusunda çatışma içine girdiler. Yukarıda ele alınan durumu destekler nitelikte gelişen 756’daki gelişmeler Endülüs tarihi için dönüm noktası olmuştur. Endülüs’te karışıklıklar yaşanırken Abbasiler Emevî hanedanına son vermiş ve bu aileden geriye kim kaldıysa onların peşine düşmüştü. Bu takipten kaçarak önce Kuzey Afrika’ya, sonra da Endülüs topraklarına geçen Abdurrahman bin Muaviye (Emevî halifesi Hişam bin Abdülmelik’in torunlarındandı) 755 yılında, bir anlamda Emevî ailesi adına yeni bir devlet kurmanın çalışmalarına başlamış ve Emevî yanlısı Arap, Suriyeli asker ve diğer unsurlardan faydalanarak harekete geçmişti. Buna cesaret edebilmesinin en büyük nedeni, o bu topraklara ayak bastığında hiç kimsenin Endülüs’teki durumdan memnun olmayışıydı. Destekçileriyle birlikte 756 senesinde sırasıyla İşbiliyye de (Sevilla) dahil olmak birkaç önemli şehri ve Kurtuba’yı kontrol altına alarak kendini bağımsız ilan etti. Böylelikle Endülüs Emevîleri’nin Emirlik Dönemi başlamış oldu.
Kurtuba Ulu Camii_Dış
Bundan sonraki iki asır boyunca gerçekleştirilen stratejilere göre Endülüs’te genel olarak müsbet bir hava esmiştir. Şöyle ki; Arap kabilelerinin kendi aralarındaki çekişmelerini çözüme vardıramayacağını anlayan devlet başka yollar aramış, meselâ otoriteyi sağlamak amacıyla orduyu çoğunlukla Kuzey Afrika’dan getirtilen paralı askerler ve harp esirlerinden oluşturmaya başlamıştı. Esasen bu yöntemin bir benzerini sonraki yüzyıllarda Osmanlı’da da ‘Kul Sistemi’ ismiyle görüyoruz. Başka bir tez üzerinde de durmak gerekirse; herhalde iç bütünleşmenin en mühim harcının kendi içinde değil, düşmana karşı mücadele sürdürmenin olduğu en açık biçimiyle Endülüs tarihinde açığa çıkmıştır. Gerçekten de ne zaman Kuzey’deki hristiyanlara karşı bir savaşım verilmiş olsa, o dönemde Endülüs müslümanları her açıdan en yoğun üretim merhalesine ulaşmışlardır. Bu bütünleşmenin sağlanması amacıyla siyasî zekâ sahibi bütün emir yahut halifeler bir şey üzerinde titizlikle durmuşlardır ki, o da; devlet kapılarının yalnızca belirli bir zümreye değil bütün unsurlardan temsilcilere açılmasıdır. Kazanılan tüm başarılardan elde edilen gelirlerin bu unsurları tatmin edici bir biçimde dağıtılması ise müslüman varlığının perçinlenmesini sağlamıştır.

Buraya kadarki kısımda toprak kayıplarının yaşandığı yıllara dek çizilen zikzaklara değindik. Şimdi de 1085’te Tuleytula’nın (Toledo) kaybedilmesini temsili bir dönemeç olarak alıp, hristiyan ilerleyişinin ritmini körükleyen nedenleri kısaca anlamaya çalışalım. Tekrar dönemsel bir ayrıma gidecek olursak Reconquista’yı (yeniden fethetme-hristiyanların Endülüs’ü müslümanların elinden geri almaya yönelik gerçekleştirdiği siyasî hareketlerinin bütününe verilen isim) üç parçaya ayırabiliriz. Reconquista’nın temellerinin atıldığı birinci dönem, 750 yılından Tuleytula’nın düşüşüne kadarki süreci kapsar. İkincisi Tuleytula’nın düşüşünden Muvahhidler’in Endülüs’teki hakim statüsünü kaybetmelerine kadarki süreci (1085-1238), üçüncüsü ise bu tarihten Beni Ahmer Emirliği’nin yıkılışına, yani Gırnata’nın hristiyanların eline geçişine kadarki süreci kapsar (1238-1492). Bu ritmin artmasının en büyük nedeni müslümanların yukarıda bahsedilen bütünleşmeyi sağlayıcı mekanizmaları dikkate almayarak 1085’ten önce yaklaşık yirmi kadar küçük devletçiğe bölünmesi ve daha da ileri giderek kendi nüfuzunu diğer emirlere karşı artırmak isteyen bazı müslüman grupların İspanyollar ile anlaşıp dindaşlarına saldırmaktan çekinmemeleridir. Vaziyeti iyi okuyan hristiyan İspanyolların müslümanlara karşı topyekün bir saldırıya geçmesi tüm bunların doğal bir sonucu olarak ortaya çıktı ve Tuleytula’da ilk defa bir Haçlı Seferi hem düzenlenmiş oldu hem de başarıya ulaştı. Gerçekten de Haçlı Seferleri Doğu’ya yapılan saldırılarla değil Batı’daki müslümanlara karşı direniş ve karşı hamleyle; reconquista ile başlamıştır. Bu mühim meseleyi daha geniş bir açıyla seyrettiğimiz vakit anlıyoruz ki; aslında hristiyanlar 1096 yılında Doğu’ya doğru düzenledikleri Birinci Haçlı Seferi’ni, çıkış noktası olarak bu tarihten 11 sene önce 1085’te, Batı’da; Tuleytula’da elde ettikleri zafere borçludurlar. Buna kanıt olarak sunabileceğimiz en önemli vakıa o dönem; 1085 yılında Avusturya’nın bile İspanya’ya, müslümanlara karşı savaşmak için ordu göndermiş olmasıdır.
Endülüs_1210
Toparlayacak olursak, Endülüs’te gerçekleştirilen medeniyet hamlesinin kazandığı yükseliş ivmesi ve sonraki yüzyıllarda esnekliğin kaybedilmesi belli başlı tarihi olayları değil; ancak adaletin uygulanabilirliğinin başarılabildiği ve başarılamadığı süreçler merkeze alınarak anlaşılabilir. Buna göre doğal yayılma alanı olarak müslümanların önünde duran İspanya’ya geçiş ideali bir ülkü olarak fatihlerin zihinlerinde yer ettiği sürece ortak hareketten dolayı hep ilerleme kaydedilmiş, bu ilerlemelerin iç ve dış zorlamalar sonucu direncinin kırıldığı dönemlerde de etkinlik kaybedilmiştir. Buna dair müşahhas bir tespit Endülüs müslümanlarında merkezî otorite mefhumunun yeterince yerleş(e)memiş olmasıdır. Gerçekten de müslümanlar yedi asır boyunca İspanya topraklarında varlıklarını sürdürürken fetih yılları ve birbirinden ayrı çok kısa dönemler hariç olmak üzere istenilen bütünleşmeyi bir türlü sağlayamamışlardır. Bu durum ise kuşkusuz farklı alanlarda çalışmalar yapan düşünce erbabı tarafından geniş çaplı bakış açılarıyla incelenilmeyi, yorumlanmayı hâlâ beklemektedir. Bu çalışmaların artması neticesinde ancak Endülüs tarihini ve mirasını enine boyuna kavrayabiliriz; romantik söylemler geliştirerek her ağza sakız olmuş övünç cümleleri sarfederek değil.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s