Hâtırâtlar Işığında Siyasî Tarih -eleştirel bir yaklaşım-


Hâtırât terimi aslen edebî bir tür olarak algılanır. Ancak onun yazılı en eski metinler arasında müstesna bir yeri olduğunu bilirsek, terimsel karşılığını bulmasının; yani edebî bir tür şeklinde tezahürünün daha dünün meselesi olduğunu da tahmin etmek zor olmaz. Yani hâtırât, esasında dışa dönük yüzüyle tarihe kaynaklık etmesi neticesinde değerini bulur. Zaten hâtırâtların içinde bir sınıflandırma yapılacak olursa, tarihî ve siyasî içerikli olanların ana omurgayı oluşturduğu da görülür. Bizim bu terimi algılamada yaşadığımız sorun, belirttiğimiz isimlendirmeden kaynaklanıyor. Halbuki hâtırât, içerik olarak bizde tarih, seyahat, tezkîre ve menâkıb gibi yaygın türlerde yazılmış eserlerin satır aralarında kendini bulmuştur.

Hâtırât türünün teknik bakımdan bizde eski olmayışı bir eksiklik göstergesi değil elbette. Yani; Batı’da yirmi asırlık bir geçmişi var(Sezar’ın Galya Savaşları’nı anlattığı hâtıralar bu türün ilk örneği sayılıyor), bizde ise 19. yy’da gelişmiş dersek büyük bir yanılgı içine düşmüş oluruz. Bu, edebî zevkle, ilmi boyutla ilgili bir hadise değildir; bizzat müslüman toplumun yapısı gereği oluşmuş bir durumdur. İtiraf dediğimiz davranış şeklinin müslüman bir toplumda sıklıkla yer alması ontolojik bakımdan mümkün değildir. Çünkü bu toplumda insan yaptığı iyi işleri de kötü işleri de ortaya dökmekten ilk elde çekinir. Tabi bunu siyasî tarihe kaynak teşkil edecek içeriğe sahip hâtırâtlar için söylüyoruz; tezkire ve menâkıb türlerinin satır aralarında kendini bulanlar için değil.

Bu kısa girizgâhtan sonra hâtırâtların siyasî tarihin neresinde oldukları meselesine mercek tutmaya çalışıp; sonrasında da eleştirel bir gözle kişiyi hâtıralarını yazmaya iten saiklerin neler olabileceği yönünde kafa yoralım. Kişilerin tarihi vesile kılınarak cemiyetin tarihine yükselmek mümkün olabilir mi? Bu soruya farklı cephelerden bakılarak farklı sonuçlar elde edebiliriz. Fakat şurası kesin; elde edeceğimiz sonuçlar tamamiyle subjektif olacaktır. Kalem erbabının, siyasetçilerin, askerlerin hatta sanatçıların hatıralarını okumak -belki her zaman olmasa da- alternatif bir tarih okumasıdır. Ancak özellikle de siyasî karakteri ağırlıkta olan hâtıralardan bir belge yahut objektif bilgi kaynağı olarak faydalanmak için bunlara ihtiyatla yaklaşılması gerekir. Çünkü hâtırât aslen kişinin kendi hayat anlayışı ve fikrî yapısının kâğıda yansımış bir yüzüdür. Ortaya çıkan metin son derece şahsî bir muhtevaya sahiptir. Yani bu tarz, tabiatı gereği tarih ilminin en hassas ve tehlikeli malzemesini teşkil eder. İşte bu noktada öznel yaklaşımın kusurlarının bilincinde olan okuyucunun peşine düşmesi gereken asıl şey, ilgilendiği olaylar sırasında orada olanların ele alınan meseleye baktıkları pencereden müşahede ettikleri olmalıdır.

Hâtırâtların yazılış sebeplerine yönelik eleştirel bakışımıza dayanak olması açısından öncelikle siyasî hâtırât değeri taşıyan eserlerin bizdeki serüvenine değinmek gerekiyor. Teknik olarak -şayet Barbaros Hayrettin Paşa’nın Seyyid Muradî Reis’e dikte ettirdiği Gazavât-ı Hayreddin Paşa eserini saymazsak- Cevdet Paşa’nın Tezâkir ve Ma’rûzât adıyla yayımlanan evrakı bizdeki ilk siyasî hâtırât örneğidir. Dönemsel bakımdan bu tarz hâtırâtların Sultan Abdülaziz devri ile başlayarak Osmanlı-Rus Harbi ve II. Meşrutiyet sonrasındaki yıllarda yoğunluk kazandığı görülüyor. Özellikle II. Meşrutiyet sonrasına dair tarih araştırmalarının en mühim kaynaklarından biri olarak hâtırâtlardan faydalanılıyor. Bu dönemde bilhassa Sultan II. Abdülhamid devrinin ricali, eski devrin günahlarından kendilerini hariçte tutmak ve vuku bulan hadiselerde sorumlulukları olmadığını göstermek için bir kısmı alelacele, bir kısmı ise daha sonra hâtıralarını kaleme alıyorlar. Bu durumu göz önüne alırsak hâtıraların yazılış sebeplerine dair zihnimizde soru işaretleri belirmesi gerekiyor. Yakın dönemde yazılmış hâtırât türündeki eserlerden herhangi birini elimize alalım; bu hâtırâtın yazarı kesinlikle şu sınıflandırmanın içinde yer alacaktır: Sultan II. Abdülhamid devri ricalinden hâtıralarını yazanlar, Balkan Harbi’nden sonra hâtıralarını yazanlar, II. Meşrutiyet’in ilânında bir emeği yahut şeref payı olduğunu ifade etmek için yazanlar, I. Cihan ve İstiklâl Harbi’nden sonra çekilen acıları tasvir eden, mağlubiyetlerden dolayı bir kusuru olmadığını veya kazanılan harplerdeki hizmetlerini ifade etmek için yazanlar, 1960 ihtilâlinden sonra ihtilâli yapanlardan hâtırât bırakanlar, 1950-1960 yılları arasında TBMM’de bulunan Demokrat Parti mebuslarından hâtıralarını yazanlar.

Bu arada şunu belirtelim ki; hâtırâtların tarihe kaynaklık etmesindeki problemlerin bütününü subjektifliğe indirgemek niyetinde değiliz. Bunların içinde zaten varlığı bile çok tartışmalı olanları var. Buna en iyi örnek II. Abdülhamid’e ait olduğu söylenen hâtıralardır. Vefatından bir süre sonra gündeme gelen ve değişik el yazılarıyla yazılmasına rağmen kendisine ait olduğu ileri sürülen, 1919’dan itibaren çok defa tefrika veya kitap halinde yayımlanan, daha sonra birçok açıdan itirazlara da uğrayan bu hâtıralar, herhalde herkesçe bilinmektedir.

Temel değerlendirmemize dönecek olursak; insanın tabiatına hakim kaçınılmaz bir keyfiyet olarak yaptıklarını müdafaa refleksi bahsettiğimiz eserlerde çok hakimdir. Bilhassa son zamanlarda Cumhuriyet devrinin siyasî erkanına mensup olanların hâtıralarını yazmaları ve bastırmaları ne kadar dikkat çekici değil mi? Bunun nedeni ne olabilir diye düşündüğümüzde; unutulma korkusundan kurtulmak, kaybolup gitmesine razı olamayacağı bir gerçeği ortaya koymak, birlikte yaşadığı kişilerden kimilerine karşı duyduğu hayranlığı belirtmek, tarih ve kamuoyu karşısında hesap vermek, gelecek kuşaklara ders vermek, siyasal hasımlarını kötülemek ya da kendini savunmak en yaygın kanaatler olarak karşımıza çıkıyor.

Bütün bu saikleri düşünecek olursak neden son asır tarihinin en dikkate değer(!) ve zevkle okunan eserlerinin hâtırât türünden olduklarını da anlayabiliriz. Mesele, tarihe kaynaklık etme boyutundan çıkarak magazinsel bir hale büründüğü için özellikle gündemi çokça meşgul eden tartışmalı şahsiyetlerin hâtırâtları birçok yayınevi tarafından satış rakamlarından dolayı diziler halinde basılıyor. Açıkçası bunları elinize alıp okuduğunuzda göreceğiniz şu ki -gerçekleri eksiksiz paylaşanları şüphesiz az da olsa vardır ama- özellikle son asırda yazılan hâtıralar, hakikati paylaşmak için değil; gizlemek için, konunun açığa çıkarılması için değil; kişinin kendi görüşlerine dayanak kılmak için kaleme alınmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s