BIRAK TÜRKLER GAZÂ ETSİN; SEN, EY MESUT İRAN, KÂFİRLE UZLAŞ! * -Tarih Boyunca İran’ın Türklere Karşı Batı’yla İttifakı-

“Türklerle İranlılar arasında ne kadar büyük bir din farkı olduğunu göstermek için şimdi size Sadrazam Rüstem Paşa ile bir diğer sohbetimizi nakletmek isterim. Bir defasında bana İspanya ve Fransa kralları arasındaki savaşın hâlâ devam edip etmediğini sordu. Kendisine devam ediyor dediğim zaman “Aralarında dini bağlar olmasına rağmen birbirleriyle savaşmaya ne hakları var?” diye sordu. “Siz İran’la savaşmak için hangi haklara sahipseniz onların da aynı hakları var. Bazı şehirler, eyaletler ve krallarla ilgili konularda anlaşmazlıkları olduğu için silaha sarılıyorlar” diye cevap verdim. Rüstem Paşa “İki durum aynı değil,” dedi, “sizi temin ederim ki biz İranlılardan nefret ederiz, hatta onlar bizim için siz Hristiyanlardan daha kâfirdir” diye ekledi.”** (Avusturya Kralı Ferdinand’ın Kanûnî’ye gönderdiği elçisi Busbecq)

Devleti ihya etme ve millete istikamet verme sorumluluğunu haiz makamlardaki zevâtın tarihten bihaber olmaya hakları yoktur. Tarihten bihaber olan kişide feraset olmaz; feraset sahibi olmayandan da devlet adamı olmaz. 2016 senesinin Ocak ve Şubat aylarında İran’ın Amerika ve Avrupalı devletlerle hususen Viyana’da yaptığı diplomatik müzakere ve anlaşmalardan sonra Türk basın camiasındaki müslüman kalemlerin ve bazı devlet büyüklerimizin ‘Batı’nın yeni kız arkadaşı İran’ kabîlinden yaptığı gayrı ciddi yorumlar, tam da yukarıda arz ettiğim noktada bizi meselenin tarihi vechesine bakmaya ve esasında İran’ın ortaya koyduğu hasmâne tutumun hiç de yeni olmadığını yeniden fehmetmeye sevkediyor.

Dünyada hiçbir millet başka bir millete imtiyazlar ve fırsatlar tanıyarak yaşamaz. Uluslararası ilişkiler dişe diş mücadele şeklinde yürür. Bundan dolayı, muhatap olduğunuz milletlerin karakterlerini tahlil etmek yapacağınız mücadele için hayati önem arz eder. Her milletin karakteri, kiminle iş tuttuğunda ve kiminle mücadele ettiğinde gizlidir. Bir milleti tanımlayacaksak bu teraziyi kullanmamız icap eder. İran’ı anlamak için de bu teraziyi kullanalım; misal teşkil edecek bazı hadiseler üzerinden kimlerle iş tuttuğuna, kimlere düşmanlık ettiğine bakalım.

Alman kaynaklarına göre Safeviler’in Almanlarla kurdukları ilk irtibat, Osmanlı aleyhine olarak 1501 gibi sandığımızdan çok daha erken bir yılda gerçekleşmiştir. Yine aynı yıllarda, Şah İsmail Venedik’le bağlantı kurarak Osmanlı’ya karşı ittifak arayışına girmekteydi. Venedik’ten topçu kuvveti isteyen Safevi Şahı, 1502 ve 1507’de iki kere Osmanlı topraklarına saldırmıştı. Amaçlarının, “Yezid’in (Osmanlı Padişahı) mülkünü ele geçirmek” olduğunu bizzat propagandalarında işliyorlardı. Şah İsmail 1508’de Venedik’e bir elçi daha göndermişti. İstediği desteği alamasa da, İsmail’in Osmanlı karşıtı bir güç olarak peyda olması Venedik Doçu Leonardo Loredano ve Papa II. Julius nezdinde olağanüstü memnuniyet vericiydi.

Doğuda belirip Anadolu’nun manevî ve toplumsal kodlarıyla oynamaya başlayan bu tehlike, malum olduğu üzere II. Beyazıt tarafından titizlikle ele alın(a)mamıştır. Şehzâdelik yıllarında mevzuyu yakînen tetkik etmiş olan Yavuz Sultan Selim ise, tahta geçince Edirne’de topladığı divanda kaygılarını göz önüne sermiş ve ehl-i sünnet açısından her türlü menfi tavrın müsebbibi olarak değerlendirilen şiilerle savaşmanın aklen ve şer’an zorunlu olduğuna dair ulemadan fetva almıştır. Bundan sonraki süreçte fiili olarak İran’la savaş dönemi başlamıştır.

Osmanlı, İran’ın siyasetini idrak edebildiği için daima ihtiyat halindeydi; İran’ın doğusundaki ehl-i sünnet hükûmetlerle anlaşmalar yapıyordu. Örneğin Kanûnî, İran Seferi’ni (Irakeyn Seferi) tasarlayıp fiiliyata geçmeden evvel Şi’a mezhebinde olan İran’a karşı Orta-Asya’da Semerkand, Buhara, Belh, Türkistan ve diğer ehl-i sünnet Türk hükümdarlarının ne kadar kuvvetleri bulunduğunu tahkik ettirmişti. Şah İsmail’in 1522’de Rodos’un fethi dolayısıyla Kanûnî’ye tebrik ve tâziyeti beyan etmek üzere beş yüz kişilik bir heyet göndermesi, ancak bu heyetten sadece yirmi kişinin İstanbul tarafına geçirilip diğerlerinin Üsküdar’da alıkonulması bu ihtiyatli hale misal teşkil edecek başka bir husustur.

İsmail’in 1524’teki ölümünden sonra büyük oğlu Tahmasb da babasının hasmâne siyasetini takip etmiş, Kutsal Roma Cermen İmparatoru Şarlken(V. Karl) ile Avusturya Kralı Ferdinand’a elçiler gönderip Osmanlılar aleyhine ittifak teklif etmiştir. Bunları haber alan Kanûnî, Macaristan(1526), Viyana(1529) ve Alaman Seferleriyle(1532) meşgul olarak Tahmasb’ın müttefik olmak istediği bu devletlerin hakkından geldikten sonra 1533 senesinde Irakeyn Seferi adı verilen İran seferini yapmıştır. Bu yıllarda İran, Türkler Avrupa’da gazâ ederken hiçbir fırsatı kaçırmayarak Anadolu havalisini istilâ ediyor, Osmanlı Avrupa’daki işini bitirince ya da bitirmek zorunda kalınca doğuya sefere çıkıp İran’ın ele geçirdiği yerleri geri almaya çalışıyordu.

Bu vaziyeti yabancı bir elçi gözüyle okursak İran’ın kâfirin ekmeğine nasıl yağ sürdüğünü daha iyi anlarız. Kanûnî döneminin sonlarına doğru, Rüstem Paşa’nın sadrazamlık yaptığı yıllarda Avusturya Kralı Ferdinand tarafından barış müzakereleri yapmak üzere İstanbul’a gönderilen Hollanda kökenli Busbecq, mektuplarında İran’ın Osmanlı’ya karşı hasmâne tutumuna dair “Türkler bu işi halledene kadar bize kolay kolay silah çekemezler” derken İran’ın bu duruşunun Avrupalı devletlerin ne kadar işine geldiğini ifade ediyordu. Benzer şekilde, Kanûnî’nin 1555 yılında Amasya’da İran’la yaptığı muahede için o sırada kendisi de Amasya’da bulunan Busbecq, “Türkler dikkatlerini bize yöneltebilmek için hemen orada sulh akdettiler. Aramızdaki sorunlar artacağa benziyor. Söylediğim gibi İranlılarla sulh akdedilince artık Türklere en basit isteklerimizi dahi kabul ettirme imkânımız ortadan kalktı” diyerek Avrupalıların gözünde İran’ın Türkler aleyhine ne kadar işlevsel bir devlet olduğunu izah etmiştir.

İran’ın ehl-i sünnete karşı kâfirle ittifakı yalnızca Yavuz Sultan Selim ve Kanûnî dönemlerine has bir siyaset değildir. 1599’da Tahmasb’ın torunu Şah Abbas da dedelerinin yolundan gitmiştir. Abbas, Osmanlı Avusturya ile Uzun Savaş’a(1593-1606) girişmişken o sırada İran’a gelmiş olan Essex Kontu’nun adamlarından Sir Antoine Shirley adında bir İngilizle görüşerek Osmanlılar aleyhine hareket etmek üzere Avrupa’ya sefaret heyeti göndermiş ve bu heyetle giden Sir Antoine’a, Papa VIII. Clemens’e, o sırada Osmanlı’dan korktuğu için Viyana’dan Prag’a kaçmış olan Kutsal Roma Cermen İmparatoru II. Rudolf’a, İngiliz Kraliçesi I. Elisabeth’e, Fransa ve Lehistan krallarıyla Venedik Cumhuriyeti’ne verilmek üzere mektuplar vermişti. 1602 yılında İmparator II. Rudolf tarafından Osmanlılar aleyhine ittifak etmek üzere kendisine gönderilen heyetlerle de uzlaşmıştı. Şah Abbas’ın bu senenin hemen akabinde saldırıya geçip Osmanlı’nın Avusturya cephesine odaklanmasından faydalanarak Nihavend, Tebriz, Revan, Şirvan ve Gence şehirlerini alması bu uzlaşmanın bir sonucudur. Sonraki yıllarda mücadele daha ciddi bir boyut kazanmış ve 1623’te Bağdat Şah Abbas tarafından ele geçirilmiştir. Buradaki tüm ehl-i sünnet halk ve Bağdad kadısı, büyük cami hatibi ile şeyhi de işkenceyle şehîd edilmiş, şehir baştan başa soyulmuştu. İmâm-ı Azam Ebu Hanife ve Hz. Pîr Abdülkadir Geylânî’nin türbe-i şerîfleri hem soyulmuş hem de yıktırılmıştı. Bu yüzden IV. Murad, 1639’daki seferinde Bağdat’a varınca otağını Dicle kenarına, İmâm-ı Azam’ın ziyaretgâhı önüne kurdurmasına rağmen “Bağdad’ı fethetmeden ser-mezhebimizi ziyaretten hayâ ederim” demiştir. Bağdat’ı alınca kabri ziyaret etmiş ve İmâm-ı Azam ile Hz. Pîr’in türbe-i şerîflerini yeniden inşa ettirmiştir.

Türkler, gerek Avusturya gerekse Macarlara karşı avantajlı konuma geçtiği neredeyse her dönemde doğuda İran’ın saldırılarına maruz kaldılar, hatta Avrupalı devletlere olan üstünlüğü bu yüzden kaybetmeye başladılar. Örneğin, uzun savaş yılları Osmanlı maliyesini alabildiğince etkilediğinden doğudaki Safevilere karşı savaş tehdidinin başgöstermesi üzerine genç Sultan I. Ahmed’in eli zayıflamış, Avusturya ile yapılan barış görüşmelerinde birçok taviz verilmiştir. Zitvatorok Antlaşması’na(1606) göre Osmanlı padişahı resmî yazışmalarda Kutsal Roma Cermen İmparatoru’nu artık ‘İmparator’ ünvanıyla anacak, hor görerek ‘Beç Kralı’ demekten vazgeçecekti. Bu antlaşmayla Osmanlı, ilk kez geçmişteki üstünlüğüne nazaran ağır ve kesin olarak belirlenmiş şartları kabul etmiş oldu.

Tıpkı bugün olduğu gibi İran, Türklere karşı Ruslarla da daima birlikte hareket etmiştir. Azerbaycan ve Dağıstan meselesinde İran’ın Ruslarla ittifakı buna bir örnektir. Azerbaycan ve Dağıstan’daki ehl-i sünnet halk Osmanlı’nın himayesini kabul etmişlerdi. Ruslar İranla yaptıkları anlaşma gereği 1722-1723 yıllarında İran’ı Osmanlı’dan koruma bahanesiyle Bakü ve Derbend’i işgal etmişti. Daha sonraki yıllarda da İran-Rusya dostluğundan izler görülebilir. Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan sonra Rusya ile Osmanlı arasında yeniden tesis edilen savaş dışı münasebet Kırım meselesi yüzünden günden güne bozularak harbe müncer olacak vaziyetler arzettiği sırada, İran ile olan muharebenin devamı üzerine Kerim Han, Osmanlı-Rus gerginliğinden istifade ederek Rus İmparatoriçesi II. Katherina ile 1778 yılında Osmanlı aleyhine bir ittifak akdetmiştir. Buna göre Ruslar Rumeli’den, Kerim Han da Anadolu tarafından taarruz edecekti. Bu durum Kırım konusunda Rusların elini tamamen rahatlatmıştı ancak kısa bir süre sonra Kerim Han ölünce aile efradı arasında taht mücadelesi başlamış ve böylelikle İran açısından Anadolu’yu işgal planı suya düşmüştü. İran’ın Ruslarla ittifakı hususunda iki misal vermekle iktifa etmiş olalım.

Bütün bu hadisatın İran açısından en trajik tarafı, Türkler aleyhine yaptığı tüm bu ittifaklarda tarih boyunca bütün Avrupalı devletlerin kendilerine aşağılayıcı biçimde davranmış olmalarıdır. Elan da böyledir. İran’ın Batı nezdindeki değeri, Türklere karşı hasım olması ölçüsündedir.

Altı asırlık Osmanlı tarihine şöyle bir göz atıp konuyu bir istatistikle hülasa edersek, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu adı altında Almanlarla geçirdiğimiz 7 savaş döneminde toplam 60 sene savaş hali yaşamamıza rağmen, ‘Müslüman’ İran ile geçirdiğimiz 13 savaş döneminde toplam 73 sene savaş hali içinde bulunmuş olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. El altından Anadolu’yu tahrik, hiç şüphesiz İran’ın genel devlet seciyesidir. Bunun sebebi ise İran devlet mekanizmasının/anlayışının meşruiyet hususundaki karın ağrısıdır. Devletin resmî adının İran İslâm Devleti olmasının sebeb-i hikmetini burada aramak gerekir. İslâm’dan meşruiyet kesbetmek ancak İslâm’a hizmet eden milletlerin kaderidir. Bir millet İslâm’a hizmet etmiyor, tam tersine ehl-i sünnet aleyhine gâvurla ittifak etmeyi huy haline getiriyorsa sırf resmî ismine ‘İslâm Devleti’ ibaresini koymuş olmakla müminlerin vicdanında kardeş hükmünü taşıyamaz.

Milletlerin karakterleri dünden bugüne değişmez. Bizi doğru istikamete sevkedecek olan, tarihi tecrübedir. Devlet büyüklerimizin İran ile muhatabiyetlerinin bu bilinçle inşa ve idame edilmesi, bu meyanda Türkiye’de eli kalem tutan tüm ehl-i sünnet fikir erbabının da Türk toplumunu zihnen kemâle erdirmesi tarihimizin kendilerine yüklediği bir vazifedir.

* Bu sözün aslı şöyledir: Bélla geránt aliī, tú felix Áustria nūbe (Bırak başkaları savaşsın; sen, ey mesut Avusturya, evlen!). 1364’te IV. Rudolf tarafından bu sözle ifade edilen Habsburgların evlilik politikası, tarih boyunca Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun coğrafi sınırlarının genişlemesinin ana amili olmuştur. Yazımızın başlığı, yukarıdaki sözden mülhem olarak İran’ın bugünkü siyasî tavırlarını özetlemektedir.
** Ogier Ghislain de Busbecq, Türk Mektupları, (İstanbul; İş Bankası Kültür Yayınları, 2011) s. 130

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s